The Palestine Chronicle editörü, gazeteci Ramzy Baroud, İsrail'in güvenlik paradigmasının tarihsel dönüşümünü AA Analiz için kaleme aldı.
Siyonist hareketin, 1897'de Basel'de toplanan Birinci Siyonist Kongresi'nin ardından gözünü Filistin'e diktiği o ilk günden bu yana, İsrail hiçbir zaman bugünkü kadar savunma pozisyonuna çekilmek durumunda kalmamıştı.
Arap orduları 1948 Nekbe'si sırasında Filistin'i savunmak için gecikmeli ve isteksiz bir şekilde müdahale ettiğinde dahi, Siyonist hareket böyle bir senaryoyu çoktan öngörmüş ve buna göre hazırlıklarını yapmıştı. İsrailli tarihçi Ilan Pappe'nin ufuk açıcı eseri "Filistin'de Etnik Temizlik"te anlattığı gibi, Siyonist yönetim hiçbir zaman kapıda bekleyen varoluşsal bir tehditle karşı karşıya olduğu yanılgısına kapılmamıştı.
Pappe, David Ben-Gurion ve "Danışma Kurulu" olarak bilinen yakın çevresinin, 1940-1947 yılları arasında derlenen "Köy Dosyaları" etrafında şekillenen gelişmiş bir istihbarat aygıtı kurduğunu açıklamıştı. Bu dosyalar, her bir Filistin köyünün planını, topoğrafyasını, altyapısını ve sosyoekonomik yapısını titizlikle kayıt altına alıyordu.
Demir Duvar doktrini, Arap hasımlarının silahlı direnişinin nihayetinde sonuçsuz kalacağını ve İsrail'in askeri güç yoluyla asla dize getirilemeyeceğini kabullenmelerini sağlayacak ölçüde ezici bir askeri üstünlüğün tesis edilmesi gerektiği anlayışına dayanıyordu.
Siyonist yönetim, elindeki bu devasa istihbarat havuzu, İngiliz mandası döneminde eğitilmiş son derece disiplinli askeri güç ve 1948 tarihli Dalet Planı'nın sunduğu stratejik yol haritası sayesinde güçlü bir askeri üstünlüğe sahip olduğunun bilincindeydi. Bu bağlamda, varoluşsal bir istila korkusuna kapılmak yerine, son derece ölçülü bir özgüvenle hareket ettiler. Parçalanmış, teçhizat olarak zayıf durumdaki Arap ordularını varoluşsal bir tehditten ziyade uzun zamandır ilmek ilmek işlenen toprak edinme ve etnik temizlik stratejisinin hayata geçirilmesinin önündeki aşılabilir bir engel olarak gördüler.
David Ben-Gurion, 1948 Arap-İsrail Savaşı ya da İsrail'in kendi deyimiyle "Bağımsızlık Savaşı"nda elde ettiği kazanımları tahkim etmek amacıyla, Ze'ev Jabotinsky'nin "Demir Duvar" doktrinini benimsedi. Ülkenin stratejik derinlikten yoksun olduğu kanaatini taşıyan İsrailli stratejistler, askeri doktrinin bütünüyle hızlı seferberlik, önleyici vuruş ve muharebenin derhal düşman hattına taşınması ilkeleri üzerine inşa edilmesi gerektiğini ortaya koydu.
1948 Savaşı'nın ardından yaşanan Nekbe sürecinde Filistin halkının ezici çoğunluğunun yurtlarından zorla çıkarılması, İsrail'i Filistin'in yanı sıra Orta Doğu ve Küresel Güney'in geniş bir bölümünü etkisi altına alan sömürgeci düzenin "yerleşimci-sömürgeci" ileri karakolu olarak konumlandırdı.
Ne var ki İsrail'in kendini gerçekten yenilmez, yükselen küçük bir imparatorluk ve bölgesel bir süper güç olarak addetmeye başlaması ancak 1967 Savaşı ile oldu.
1949 ateşkes anlaşmaları, İsrail'in tarihi Filistin coğrafyasının büyük bir bölümündeki tahakkümünü perçinlemesine imkan vermiş olsa da asıl kırılma noktası, Haziran 1967'deki o devasa toprak kazanımlarının "savunulabilir sınırlar" mefhumunu jeopolitik lügata sokmasıydı. Doğuda Şeria Nehri'nin, güneybatıda ise Süveyş Kanalı'nın aşılmaz birer doğal kalkan işlevi görmesiyle birlikte İsrailli kurmaylar, öteden beri devletin bekası için şart koştukları o "stratejik derinliğe" nihayet kavuştuklarına inandılar.
Yalnızca altı gün gibi kısa bir süre içinde İsrail, kontrolü altındaki coğrafyayı üç katından fazla genişletti. Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze Şeridi de dahil olmak üzere tarihi Filistin'den geriye kalan toprakların yanı sıra, Suriye'ye ait Golan Tepeleri'ni ve Mısır'ın Sina Yarımadası'nı işgal etti. Bu işgal dalgası, aynı zamanda bir milyonu aşkın Filistinliyi doğrudan İsrail boyunduruğu altına soktu. Askeri işgal altında yaşamaya ve dışa bağımlı bir ekonomiye mahkum edilen bu kitlenin büyük bir kısmı, ucuz işgücü olarak İsrail piyasasına kanalize edildi ve takip eden yıllarda ülkenin yaşadığı hızlı ekonomik sıçramaya önemli bir katkı sağladı.
Arap ordularının uğradığı bu ağır hezimet, bölgenin siyasi tablosunu kökünden değiştirdi. Arap dünyasının temel hedefi, Filistin'in tamamını özgürleştirme ülküsünden saparak yalnızca 1967'de kaybedilen toprakları geri kazanma çizgisine geriledi.
ABD'nin Siyonist harekete verdiği destek İsrail'in kuruluşundan çok daha eskilere dayansa da 1967 Savaşı, Washington ile Tel Aviv arasındaki ilişkiyi baştan aşağı yeniden tanımladı. İsrail artık salt "küçük ama stratejik açıdan işlevsel" bir devlet olarak görülmekten çıkmıştı. Sayılı gün içinde birden fazla Arap ordusunu kesin bir hezimete uğratabileceğini ve Soğuk Savaş ikliminde Amerikan çıkarlarının sarsılmaz bir bölgesel "koruyucusu" olarak işlev görebileceğini kanıtlamıştı.
Söz konusu kırılma, modern ABD-İsrail stratejik ittifakının da miladı oldu. Orta Doğu'daki diğer ABD müttefiklerinden farklı olarak İsrail, kendisine Washington'da olağanüstü bir askeri, diplomatik ve siyasi nüfuz alanı açan benzersiz bir konuma erişti.
Eş zamanlı olarak, ABD'deki İsrail yanlısı lobi de giderek devleşen bir siyasi aktöre dönüştü. 1954'te kurulan Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC), 1967 Savaşı'ndan çok daha önce tarih sahnesine çıkmış olsa da İsrail'in kazandığı bu askeri zafer, lobinin Washington'daki ağırlığını dramatik bir biçimde artırdı. Takip eden on yıllar boyunca AIPAC ve İsrail yanlısı örgütlerden oluşan geniş ağ, ABD’nin İsrail ve Orta Doğu politikalarına yön veren asli aktörler konumuna yükseldi ve çoğu zaman o sarsılmaz Amerikan siyasi ile askeri desteğinin de teminatı oldu.
Ekim 1973 Savaşı, İsrail'i yerleşimci-sömürgeci projesinden veya onu ayakta tutan şiddet sarmalından vazgeçirmeye yetmese de o sarsılmaz denen askeri yenilmezlik algısını yerle bir etti. İsrail günün sonunda cephede durumu toparlamış olsa dahi bu savaş, 1967'den beri ülkenin askeri doktrinine yön veren temel varsayımların ne denli çürük olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.
Mısır ve Suriye'nin bu baskın taarruzu İsrail'i tam anlamıyla gafil avladı. İsrail istihbaratı, her iki ülkenin de böylesi eşgüdümlü bir hamleye kalkışamayacağı gibi ölümcül bir yanılgıya düşmüştü. Mısır ordusu Süveyş Kanalı'nı aşıp Suriye birlikleri işgal altındaki Golan Tepeleri'ne girerken İsrail çok ağır kayıplar verdi. Savaşın seyri ancak acil seferberlik ilanı ve ABD'nin sağladığı askeri ikmal sayesinde tersine çevrilebildi.
En nihayetinde İsrail topyekun bir hezimetten kurtulmuş olsa da savaş, doğru bir hazırlık ve eşgüdümle hareket eden Arap ordularının ağır bir askeri ve psikolojik tahribat yaratabileceğini gösterdi. İsrail’in yenilmezlik miti ilk kez sarsılmıştı.
İsrail'in savaştan çıkardığı asıl ders ise askeri olmaktan ziyade siyasiydi. Arap dünyasının o dönem en büyük ve en donanımlı askeri gücü olan Mısır, bölgesel denklemin dışına çıkarılmalıydı. Bu hedefe Camp David Sözleşmesi ve 1979 Mısır-İsrail Barış Antlaşması ile ulaşıldı. Sina Yarımadası'nın iadesi karşılığında Mısır'ın İsrail'i tanıyan ilk Arap devleti olmasıyla birlikte, birleşik bir Arap askeri cephesi kurulması ihtimali de fiilen ortadan kalkmış oldu.
Ekim 1973'ten Ekim 2023'e uzanan elli yıllık süreç, İsrail'in en büyük stratejik başarısına sahne oldu. ABD'nin sarsılmaz desteğini arkasına alan İsrail, askeri güç, diplomasi, ekonomik baskı ve siyasi hamleleri harmanlayarak, en nihayetinde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) liderliği de dahil olmak üzere karşısındaki neredeyse tüm büyük Arap güçlerini etkisiz kılmayı başardı.
İsrail'in bu zaman zarfında kazandığı en büyük zafer askeri değil, siyasiydi. Arap dünyası parçalanmış, ezeli düşmanlar müttefike dönüşmüş ve Filistin davası bölgesel siyasetin odak noktasından giderek kaymıştı.
1993'te imzalanan Oslo Anlaşmaları bu dönüşümün sembolü niteliğindeydi. Batı dünyasında büyük bir barış zaferi olarak lanse edilse de Oslo, aslında Filistinliler adına verilmiş ağır bir tavizden ibaretti. İşgali bitirmek şöyle dursun, bu anlaşma, ipleri tamamen İsrail’in elinde olan bir sistemde Filistin halkını idare etmekle görevlendirilmiş yeni bir Filistin yönetimi yarattı.
Hamas'ın 2006 yasama seçimlerini kazanmasının ardından giderek derinleşen ayrılıklar, iç çatışmalara ve Gazze Şeridi'nde İsrail'in dayattığı ve Mısır'ın pekiştirdiği bir ablukaya yol açtı. Filistin yönetimi de büyük ölçüde bu yeni siyasi gerçekliğe uyum sağladı. Arap askeri bloğunun pasifize edildiği, darmadağın olduğu ya da İsrail'le normalleşme kervanına katıldığı bir denklemde, topu topu 365 kilometrekarelik daracık bir kara parçasına sıkışan Gazze, işgale ve ablukaya direnen yegane cephe olarak yalnız kaldı.
İsrail açısından Gazze yönetilebilir görünüyordu. İsrailli yetkililer ve analistlerin sıklıkla "çimleri biçmek" olarak nitelendirdiği tekrarlayan askeri saldırılar, askeri üstünlüğün rutin bir gösterisine dönüşerek 2008-2009, 2012, 2014 ve 2021'de yıkıcı savaşlara ve bitmek bilmeyen bombardımanlara yol açtı. 2020'lerin başlarına gelindiğinde, tarihin ibresi net bir şekilde İsrail'den yana dönmüş görünüyordu. Filistin Ulusal Hareketi parçalanmış, Arap ülkeleriyle normalleşme ivme kazanmış ve İsrailli liderlerin Filistin meselesinin fiilen kontrol altına alındığına dair inancı giderek pekişmişti. Derken 7 Ekim 2023 geldi çattı.
İsrail, 7 Ekim'de Filistin’in düzenlediği askeri operasyonu kendi çizdiği katı sınırlara hapsetmekte ısrar ediyor ve dayattığı söylemin dışına çıkan her türlü tartışmayı gayrimeşru kılıyor. Ne var ki o gün yaşananlar nasıl yorumlanırsa yorumlansın, 7 Ekim, Filistin'in enkazı üzerine kurulduğu günden bu yana İsrail tarihinin yaşadığı en büyük stratejik kırılma oldu.
Tarihte ilk defa bu çapta bir olay, bütünüyle İsrail'in kontrolü dışında cereyan etti. 1973 Savaşı'nın aksine bu, nihayetinde stratejik bir zafere dönüştürülebilecek geçici bir sarsıntı değildi. Tam aksine, on yıllardır İsrail'e yön veren hemen her doktrinin sınırlarını ifşa etti.
Her şeyden önce, "Demir Duvar" doktrinini yerle bir etti. Neredeyse bir asır boyunca İsrail'in stratejisi, Filistinlileri ve geniş Arap coğrafyasını, kendi mutlak askeri üstünlüğü karşısında direnişin beyhude olduğuna ikna etmeye dayanıyordu. Ne var ki 7 Ekim, bölgenin en gelişmiş askeri, istihbari ve gözetleme mekanizmalarının dahi delinebileceğini kanıtladı.
İkincisi, kayıtsız şartsız ABD desteğinin İsrail'in stratejik başarısını garanti altına alabileceği varsayımını çürüttü. Washington'ın sunduğu emsalsiz askeri, mali ve diplomatik desteğe rağmen İsrail, Gazze'de ilan ettiği hedeflere ulaşamadığı gibi yeni bir siyasi statüko dayatmayı da başaramadı.
Üçüncü olarak, bölge sathında çok sayıda cepheyi yeniden alevlendirdi. Lübnan, Yemen, Irak, İran ve diğer aktörler Gazze'yi giderek izole bir muharebe alanı olarak değil kapsamlı bir bölgesel hesaplaşmanın parçası olarak görmeye başladı. Bu durum, İsrail'in hasımlarıyla teker teker savaşmaya dayanan köklü stratejisini temelinden sarstı.
Dördüncüsü, Filistin'i yeniden küresel siyasetin merkezine taşıdı. Normalleşme rüzgarlarının Filistin meselesini gölgede bıraktığı izlenimini veren onca yılın ardından Gazze, emsalsiz bir küresel dayanışma dalgası yaratarak bir kez daha çağımızın belirleyici ahlaki ve siyasi meselelerinden birine dönüştü.
Son olarak, Filistinlileri siyasi, coğrafi ve toplumsal fay hatlarını aşarak yeniden kenetledi. Gazze, Batı Şeria, Kudüs, 1948 toprakları ve diasporadaki Filistinliler, on yıllar süren parçalanmışlığın ardından, kendilerini aynı ulusal mücadelenin ayrılmaz paydaşları olarak görmeye başladı.
İsrail bu duruma, yıkıcı bir güce başvurarak inisiyatifi yeniden eline alma çabasıyla yanıt verdi. Bölgeyi yaşanmaz kılmak ve halkı zorla yerinden etmek amacıyla Gazze'nin büyük bir bölümünü enkaz yığınına çevirdi. Yüz binlerce Filistinlinin ölümüne ve yaralanmasına yol açtı, dahası caydırıcılığı yeniden tesis etmek, geçmiş stratejik hesapları kapatmak ve "Demir Duvar"ı baştan inşa etmek gayesiyle pek çok cephede askeri harekatlar başlattı.
Gazze'deki soykırım sürüyor ve birçok bölgesel cephede çatışma halen devam ediyor. Ayrıca İsrail, 7 Ekim'in beraberinde getirdiği stratejik yansımaları da henüz kabullenebilmiş değil.
7 Ekim, ne Orta Doğu'nun siyasi haritasını baştan çizdi ne de İsrail'in sınırlarını değiştirdi. Asıl yaptığı şey, Siyonizmin öteden beri bel bağladığı, Filistin'in yok edilebileceği, Filistin halkının kalıcı olarak boyunduruk altına alınabileceği ve direnişin eninde sonunda sönüp gideceği yanılgısını ifşa etmek oldu.
Demir Duvar doktrini, neredeyse bir asır boyunca, Filistinlileri ve geniş Arap coğrafyasını, İsrail'in sarsılmaz askeri üstünlüğü karşısında direnişin beyhude olduğuna ikna etmek üzerine kuruluydu. 7 Ekim, işte bu temel varsayımı yerle bir etti.
Filistinlilere karşı seferber edilen teknolojik üstünlük, tırmandırılan askeri şiddet veya yıkıcı ateş gücü ne denli devasa olursa olsun, bir zamanlar İsrail stratejisinin belkemiğini oluşturan o psikolojik bariyeri yeniden inşa etmeye yetmeyecektir. Demir Duvar çöktü ve onunla birlikte Siyonizmi nesiller boyu ayakta tutan o büyük yanılsama da tuzla buz oldu.
[Dr. Ramzy Baroud, gazeteci, yazar ve The Palestine Chronicle'ın Genel Yayın Yönetmenidir. Yazarın öne çıkan eserleri arasında “Before the Flood”, “Our Vision for Liberation”, “My Father was a Freedom Fighter” ve “The Last Earth” yer alıyor.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu yazı ilk kez AA Brifing dergisinin ağustos sayısında yayımlanmıştır.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile görüştü.-VTR-
Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır.Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
Yorumlar