Bağımsız Siyasi Analist ve Araştırmacı Nebahat Tanrıverdi Yaşar, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Libya ve Mısır'a yaptığı ziyaretlerin arka planını AA Analiz için kaleme aldı. Çatışma sonrası düzen genellikle savaşın ardından yeni bir denge etrafında inşa edilen siyasi kurumlar, güvenlik düzenlemeleri ve bölgesel ilişkiler bütünü olarak anlaşılır.
Oysa siyasi düzenler yeniden müzakere edilirken çatışmalar henüz tam anlamıyla çözülmemiş olur, ateşkesler kırılgan bir dengeye tutunur ve rekabet eden güç merkezleri bir arada var olmaya devam eder. Orta Doğu ve Kuzey Afrika genelinde de bugün bu süreçler giderek daha fazla örtüşmektedir.
Buradan hareketle, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın 11-12 Ağustos'ta Libya'ya ve ardından 13-14 Ağustos’ta Mısır’a yaptığı ardışık ziyaretler birlikte okunmalı. Ayrı ayrı bakıldığında ikili diplomasi kapsamında değerlendirilebilecek bu temaslar, birlikte ele alındığında Türkiye'nin değişen bölgesel koşullara nasıl uyum sağlamaya çalıştığını gösteriyor.
Ankara, son on yılda bölge genelinde elde ettiği askeri, siyasi ve ekonomik pozisyonları, gelecekte ortaya çıkabilecek siyasi düzenlemeler üzerinde kalıcı etkiye dönüştürmeye çalışıyor. Bu da 2010’ların sonları ile 2020’lerin başındaki yoğun rekabet ortamında kullanılan araç setinden daha farklı bir diplomasi gerektiriyor.
Askeri varlık, savunma ortaklıkları ve sert güç önemini korurken bunlara eski rakiplerle normalleşme, rakip aktörlerle eşzamanlı temas, ekonomik bağlantılar, savunma sanayisinden enerjiye stratejik alanlarda derinleşen işbirlikleri ve bölgesel güçler arasında seçici koordinasyon ekleniyor. Libya, bu dönüşümün en belirgin örneklerinden biri.
Türkiye, 2019-2020 yıllarında Libya iç savaşına Trablus merkezli ve Birleşmiş Milletler (BM) tarafından tanınan Fayiz es-Serrac liderliğindeki Ulusal Mutabakat Hükümeti lehine pozisyon alarak Halife Hafter güçlerinin başkenti ele geçirmesini engellemişti. Bu tutum Ankara’yı Batı Libya’daki en etkili dış aktörlerden biri haline getirirken askeri eğitim ve savunma işbirliğinden ekonomik ilişkilere ve 2019 tarihli deniz yetki alanları anlaşmasına kadar uzanan önemli kazanımlar sağladı.
Ancak Libya’nın bölünmüşlüğü Türkiye açısından aynı zamanda yapısal bir kırılganlık yarattı. Ankara’nın Libya'nın batısıyla kurduğu güçlü ilişkiler, Hafter ailesi, Temsilciler Meclisi ve bağlantılı askeri ve ekonomik kurumların kalıcı güç merkezleri oluşturduğu Libya’nın doğusundan dışlanma riskini beraberinde getiriyordu.
Bu nedenle Türkiye, 2020 sonbaharından itibaren Libya'nın doğusundaki siyasi ve ekonomik aktörlerle ilişkilerini kademeli olarak geliştirmeye başladı. Diplomatik temasları Türk şirketlerinin doğudaki yeniden inşa projelerinde rol üstlenmesi izledi; ardından Temsilciler Meclisi ve Hafter ailesiyle ilişkiler derinleşti.
Ancak Libya'da 2020 ateşkesinden bu yana kalıcı bir siyasi düzen kurulabilmiş değil. Ülke, kurumsal bölünmenin giderek daha zor sürdürülebildiği ve yeni bir güç paylaşımı formülünün arandığı bir döneme girmiş durumda.
Bu arayış, ABD'nin özel temsilci Massad Boulos üzerinden gündeme getirdiği girişimle yeni bir ivme kazandı. Girişim, doğu ve batıdaki rakip kurumları tek bir geçici yürütme otoritesi altında bir araya getirerek seçimlere giden yolu açmayı hedefliyor.
Ancak tartışma yalnızca yeni bir hükümet oluşturulmasından ibaret değil.
Petrol gelirlerinin yönetimi, güvenlik kurumlarının entegrasyonu, silahlı grupların geleceği, doğu-batı güç dengesi ve dış aktörlerin mevcut kazanımlarının yeni düzende nasıl korunacağı da bu pazarlığın bir parçasını oluşturuyor. Türkiye’nin yanı sıra Mısır ve Suudi Arabistan’ın Libya konusunda artan temasları, Katar’ın sürece verdiği destek ve Pakistan’ın temmuz ayında basına yansıyan 36 aylık bütünleşme planı önerisi, Libya dosyasının giderek daha geniş bir bölgesel diplomasiye konu olduğunu gösteriyor.
Fidan’ın Libya programı, Türkiye’nin daha önceki temaslarında olduğu gibi Ankara’nın bu sürece nasıl yaklaştığını ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Fidan, Trablus’ta Başbakan Abdülhamid Dibeybe, Başkanlık Konseyi Başkanı Muhammed el-Menfi, Yüksek Devlet Konseyi(Senato) Başkanı Muhammed Miftah Takala ve güvenlik yetkilileriyle görüştü.
Fidan ayrıca, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) Libya Görev Grubu Komutanlığı’nı da ziyaret etti. Ardından Bingazi’ye geçerek Halife Hafter ve Saddam Hafter’in yanı sıra Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih ve Kalkınma ve Yeniden Yapılanma Fonu Başkanı Belkasım Hafter ile temaslarda bulundu.
Bu diplomasi trafiği, Türkiye’nin Libya’da ortaya çıkabilecek yeni düzene yalnızca uyum sağlamaktan ziyade onun şekillenmesinde söz sahibi olma arayışına işaret ediyor. Ankara’nın temel amacı, Libya'nın batısındaki mevcut pozisyonunu korurken, doğudaki güç yapılarının gelecekteki siyasi ve güvenlik düzenine dahil olması halinde sürecin dışında kalmamaktan geçiyor.
Bu çerçevede Türkiye'nin, 2019’da imzalanan güvenlik ve deniz yetki alanları anlaşmalarının olası yeni siyasi yapı tarafından devamlılık temelinde tanınması, güvenlik kurumlarının birleşmesi halinde Türkiye'nin yeni güvenlik mimarisi içindeki yerinin korunması ve son olarak da enerji, altyapı ve müteahhitlik başta olmak üzere yeniden inşa sürecindeki ekonomik rolünün genişletilmesi olmak üzere üç temel önceliği öne çıkıyor. Aynı zamanda Hafter ailesine yönelik açılım, Türkiye’nin hem Libya hem de bölge politikası bağlamında, yalnızca eski bir hasımla normalleşmeden daha fazlasına işaret ediyor.
Ankara aynı zamanda Libya politikasını farklı siyasi senaryolara karşı daha dayanıklı hale getirmeye çalışıyor. Bu politika beraberinde hassas bir denge ihtiyacını da getiriyor.
Ankara'nın doğuyla ilişkilerini geliştirirken Trablus’taki ortaklarını, bu açılımın bir eksen değişikliğine değil, değişen siyasi denkleme uyum sağlamaya yönelik olduğu konusunda ikna etmesini de gerektiriyor. Fidan'ın Libya’nın hemen ardından Mısır'a geçmesi bu nedenle ayrıca önem taşıyor.
Ziyaretin dikkat çeken başlıklarından biri, Kahire'nin Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından oluşturulan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'na olası katılımıydı. Fidan, Mısır’ı "doğal bir ortak" olarak tanımlarken, Mısır Dışişleri Bakanı Bedr Abdulati de konunun Mısır kurumları tarafından değerlendirildiğini belirtti.
Ancak ziyaretin önemi yalnızca Mısır'ın bu mekanizmaya katılıp katılmayacağı üzerinden okunmamalı. Daha da önemlisi, Türkiye-Mısır normalleşmesinin ikili ilişkilerin onarılması aşamasından bölgesel meselelerde işlevsel koordinasyona doğru ilerlemesidir.
Ziyaretin kurumsal ve ekonomik gündemi de bu eğilimi desteklemektedir. Türkiye-Mısır Ortak Planlama Grubu'nun ikinci toplantısından serbest ticaret anlaşmasına ve Afrika’nın kıyı devletleri arasındaki ulaşım bağlantılarının güçlendirilmesi konusunda işbirliğine kadar iki ülke arasındaki ikili ilişkiler açısından önemli başlıkları ele alan Fidan ve Abdelatty, ayı zamanda Libya, Gazze, Suriye, Sudan, Somali, Afrika Boynuzu ve deniz güvenliğini görüştüler.
İki ülke Libya'nın birliği, egemenliği ve toprak bütünlüğüne desteklerini vurgularken Kahire, devlet kurumlarının birleştirilmesiyle başkanlık ve parlamento seçimlerinin eş zamanlı yapılması çağrısını yineledi.
Bu tablo son on yılın bölgesel siyasetinden önemli ölçüde farklı. Türkiye ve Mısır, Arap ayaklanmalarının ardından ortaya çıkan kamplaşmanın başlıca aktörleri arasındaydı ve Libya bu rekabetin en fazla askerileştiği alanlardan birini oluşturuyordu.
Bugün iki ülkenin Libya, Doğu Akdeniz veya diğer bölgesel dosyalardaki çıkarları bütünüyle örtüşmese de Ankara ve Kahire artık politikalarını öncelikle birbirlerini dışlama amacıyla şekillendirmek yerine, ortak ve rakip çıkarları aynı anda yönetebilecek koordinasyon alanları arıyor. Bu nedenle mevcut ilişkiyi sadece “normalleşme” kavramıyla açıklamak yetersiz kalır.
Ortaya çıkan model, ittifaktan çok seçici bir bölgesel koordinasyona dayanıyor. Libya’da çatışmasızlık, Sudan’da devlet kurumlarının korunması, Somali’nin parçalanmasına karşı çıkılması veya Gazze diplomasisi gibi başlıklardaki ortak çıkarlar, iki ülkenin farklılaşan stratejik önceliklerine rağmen birlikte hareket edebileceği alanlar yaratıyor.
Bu diplomatik temaslar aynı zamanda Türkiye’nin gelecekteki siyasi düzenlemelerde tek bir aktöre, kuruma veya güç merkezine bağımlı kalmama arayışının parçalarıdır. Bu arayış, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki daha geniş dönüşümle yakından bağlantılıdır.
Bölge, çatışmadan uzlaşmaya doğru doğrusal bir geçiş yaşamıyor. Libya’da siyasi bölünme sürerken kurumsal birleşme tartışılıyor.
Sudan’da savaş devam ederken bölgesel aktörler gelecekte ayakta kalmasını bekledikleri kurumlarla ilişkilerini güçlendiriyor. Türkiye ve Mısır, Gazze diplomasisinde işbirliği yaparken, daha geniş bölgesel anlaşmazlıklar varlığını koruyor.
Mekke Ortak Savunma Anlaşması gibi yeni güvenlik mekanizmalarının üyeliği, kurumsal derinliği ve stratejik kapsamını müzakere etmeye devam ediyor. Türkiye'nin son dönemdeki bölgesel politikasını, hareket alanını koruyabilme, rakip aktörlerle ilişki sürdürebilme, birden fazla diplomatik formatta yer alma ve gelecekteki siyasi pazarlıkların dışında kalmayacak ölçüde siyasi ve maddi nüfuz biriktirme hedefleri şekillendiriyor.
Türkiye’nin önceliği artık yalnızca bölgesel çatışmalarda avantajlı bir pozisyon elde etmek değil, bu çatışma sonrası şekillenecek siyasi düzenlemelerde de vazgeçilmez bir aktör olarak kalmaktır. [Nebahat Tanrıverdi Yaşar, Bağımsız Siyasi Analist ve Araştırmacıdır. HSS bağlantılı uzman ve SWP/CATS’te konuk araştırmacıdır.
Çalışmaları Türkiye’nin Orta Doğu ve Afrika’ya yönelik dış ve güvenlik politikası ile bu bölgelerdeki çatışma, arabuluculuk ve güvenlik dinamiklerine odaklanmaktadır.] * Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir. Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır.Abonelik için lütfen iletişime geçiniz.
💬 Yorumlar (0) Siz de düşüncelerinizi paylaşın
Bu haber henüz yorumlanmadı. İlk yorumu siz yapın!
✍️ Yorum Yapın