Sınırlar geri dönerken: Sebte krizi ve Avrupa Birliği'nde dayanışmanın çöküşü

Sınırlar geri dönerken: Sebte krizi ve Avrupa Birliği'nde dayanışmanın çöküşü

Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç.

🤖 Yapay Zekâ Editör Özeti & 3 Maddede Öne Çıkanlar ÖZGÜN ANALİZ
  • Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç.
  • Filiz Cicioğlu, İspanya ve Fas arasında yaşanan Sebte göç krizinin arka planını AA Analiz için kaleme aldı.
  • 2026 yılının Temmuz ayı sonunda Fas'tan İspanya'nın Kuzey Afrika'daki özerk şehri Sebte'ye (Ceuta) çok kısa sürede on binlerce düzensiz göçmenin geçmesi, Avrupa Birliği'nin (AB) krizler karşısındaki yapısal kırılganlığını yeniden görünür hale getirdi.

Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Filiz Cicioğlu, İspanya ve Fas arasında yaşanan Sebte göç krizinin arka planını AA Analiz için kaleme aldı. 2026 yılının Temmuz ayı sonunda Fas'tan İspanya'nın Kuzey Afrika'daki özerk şehri Sebte'ye (Ceuta) çok kısa sürede on binlerce düzensiz göçmenin geçmesi, Avrupa Birliği'nin (AB) krizler karşısındaki yapısal kırılganlığını yeniden görünür hale getirdi. Göçmenlerin önemli bir bölümü kısa süre içinde Fas'a dönmüş olsa da kriz, yarattığı siyasal etkiyle Sebte sınırlarını aşarak Schengen'in geleceği, ortak göç politikası ve Avrupa dayanışması üzerine yeni bir tartışma başlattı. Sebte'nin konumu bu tartışmayı daha da kritik kılıyor. Kuzey Afrika'da bulunmasına rağmen İspanya'ya ait olan şehir, AB'nin Afrika'daki iki kara sınırından birini oluşturuyor. Bu nedenle burada yaşanan bir göç hareketliliği yalnızca İspanya'nın ulusal sınırlarını değil, sembolik olarak Avrupa'nın dış sınırlarını da ilgilendiriyor. Bununla birlikte, İtalya'nın İspanya'dan hava ve deniz yoluyla gelen üçüncü ülke vatandaşlarına yönelik geçici kontroller başlatması, krizi dış sınır sorunundan Birlik içi serbest dolaşım meselesine dönüştürdü. Madrid'in karşılık vermesiyle göç kaynaklı anlaşmazlık, iki üye devlet arasında diplomatik gerilim yarattı. Hukuken bakıldığında Schengen mevzuatı, kamu düzenine veya iç güvenliğe yönelik ciddi bir tehdit halinde geçici iç sınır kontrollerine izin veriyor. Dolayısıyla İtalya'nın kararı bütünüyle hukuksuz sayılamaz. Ancak Schengen yalnızca pasaportsuz seyahat düzeni değildir; dış sınırların ortak sorumluluk anlayışıyla korunacağı ve bir üye devletin karşılaştığı baskının diğerleri tarafından da paylaşılacağı varsayımına dayanır. Bir dış sınır ülkesinde kriz çıktığında diğer üyelerin ilk tepkisi yardım etmek ve koordinasyon sağlamak yerine kendi sınırlarını tahkim etmek oluyorsa sistemin temelindeki karşılıklı güven zedelenir. Bu nedenle İtalya'nın kararı Schengen'i hukuken ortadan kaldırmasa da siyasal mantığını aşındırmaktadır.

Konuya ilişkin edinilen son bilgilere göre; Bu tablo, aynı zamanda ortak göç mekanizmalarına duyulan güvensizliği de yansıtmaktadır. AB, 2015'ten bu yana Avrupa Sınır ve Sahil Güvenlik Ajansının (Frontex) kapasitesini artırdı, yeniden yerleştirme araçları geliştirdi ve son olarak 2026 yılında Göç ve İltica Paktı'nı kabul etti. Pakt, üye devletlere yeniden yerleştirme, mali katkı veya operasyonel destek seçenekleri sunarak dayanışmayı daha kurallı hale getirmeyi amaçlıyor. Ancak Sebte krizi, kurumsal araçların var olması ile bu araçların kriz anında siyasi güven üretmesi arasında ciddi bir fark bulunduğunu gösterdi. Üye devletlerden birinin ortak mekanizmaları işletmek yerine önce sınır kontrolüne yönelmesi, asıl sorunun düzenleme eksikliğinden çok bu düzenlemelerin hızlı ve etkili işleyeceğine duyulan inanç eksikliği olduğunu ortaya koymaktadır. İspanya Başbakanı Pedro Sanchez'in "İtalya'da göç girişleri daha yüksek" şeklindeki açıklaması da Avrupa içi dayanışmanın sorunlu yapısını açığa çıkarmaktadır. Bu ifade, Roma'nın İspanya'yı özel bir tehdit gibi göstermesindeki tutarsızlığa dikkat çekse de tartışmayı ortak sorumluluk zemininden karşılaştırmalı mağduriyet zeminine taşımaktadır. İtalya, İspanya, Yunanistan ve Malta gibi dış sınır ülkeleri daha fazla yük taşıdıklarını savunurken Kuzey ve Orta Avrupa ülkeleri ikincil hareketlerden şikayet etmektedir. Böylece dayanışma sürekli bir yükümlülük olmaktan çıkmakta; rakamlara ve ulusal maliyet hesaplarına bağlı bir pazarlık konusu haline gelmektedir. Krizin bir başka önemli boyutu, insani kayıpların siyasal tartışmada geri plana itilmesidir. Düzensiz göç hareketliliği çoğu zaman güvenlik, sınır ve yük paylaşımı kavramlarıyla ele alınırken insanların neden bu güzergahlara yöneldiği ve geçiş sırasında hangi risklerle karşılaştığı ikincil planda kalmaktadır. Oysa ortak Avrupa politikası yalnızca sınırların korunmasına değil, iltica hukukunun, insan haklarının ve güvenli başvuru yollarının birlikte işletilmesine dayanmalıdır. Aksi halde sınır güvenliğinin güçlendirilmesi, krizi çözmek yerine göç rotalarını daha tehlikeli hale getirebilir. AB'nin 2015'ten sonra hala sınır kapatma refleksine yönelmesinin temelinde birkaç neden vardır. İlk olarak, güvenlik ve kamu düzeni büyük ölçüde ulusal egemenlik alanı olarak görülmektedir.

İkinci olarak, sınır kontrolleri seçmene hızlı ve görünür bir 'kontrol bizde' mesajı verirken yeniden yerleştirme ve yük paylaşımı daha karmaşık süreçlerdir. Üçüncü olarak, göç karşıtı siyasetin güçlenmesi ana akım siyaset aktörlerini de daha sert tedbirlere yöneltmektedir. Son olarak, geçmişteki dayanışma mekanizmalarının hedefleri gerçekleştirememesi, dış sınır ülkelerinde ortak çözümlere yönelik güveni azaltmıştır. Birlik normal dönemlerde ortak kurallar üretebilse de olağanüstü baskı ortaya çıktığında -örneğin Kovid-19 krizi döneminde- bu kuralların uygulanması yeniden ulusal siyasi hesaplara bağlı hale gelmektedir. Böylece her kriz, önceden oluşturulan mekanizmaların otomatik biçimde devreye girdiği bir süreç olmaktan çıkarak yeni bir pazarlık ve karşılıklı suçlama dönemine dönüşmektedir. Bu nedenle kurumsal öğrenmenin hiç gerçekleşmediğini değil, teknik öğrenmenin siyasi öğrenmeye dönüşmediğini söylemek daha doğrudur. AB bugün daha güçlü ajanslara ve ayrıntılı prosedürlere sahiptir; ancak göç hala ortak yönetilmesi gereken kalıcı bir olgu olarak değil, geçici bir güvenlik tehdidi olarak algılanmaktadır. Sebte krizi, Avrupa'nın araç eksikliğinden çok siyasi güven ve otomatik dayanışma eksikliği yaşadığını göstermektedir. Schengen'i asıl tehdit eden geçici kontroller değil, kriz anında risklerin yeniden ulusallaştırılmasıdır. Avrupa'nın gerçek sınavı, sınırlarını ne kadar hızlı kapattığı değil, ortak sorumluluğu ne ölçüde koruyabildiğidir. [Doç. Dr. Filiz Cicioğlu, Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesidir.] * Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir. Anadolu Ajansı web sitesinde, AA Haber Akış Sistemi (HAS) üzerinden abonelere sunulan haberler, özetlenerek yayımlanmaktadır.Abonelik için lütfen iletişime geçiniz. Ajans Türk editörleri gelişmelerin detaylarını aktarmayı sürdürüyor.

Yorumlar

Bu haber henüz yorumlanmadı. İlk yorum yapan siz olun!