Türkiye’nin savunma sanayisinde son yıllarda oluşturduğu üretim ve teknoloji ekosistemi, iç pazardaki büyümenin ötesinde küresel pazarlarda daha güçlü bir konum elde etme aşamasına taşınıyor. ROKETSAN’ın katkılarıyla hazırlanan Anadolu Ajansı (AA) Teknoloji Masası’na konuk olan SAHA İstanbul Genel Sekreteri Muttalip Tütüncü; Türk savunma sanayisinin bugüne kadar büyük ölçüde kendi pazar koşulları içerisinde büyüdüğünü belirterek, sektörün mevcut seviyesini koruması ve daha ileri taşıması için uluslararası pazarlardan daha fazla pay alınmasının zorunlu hale geldiğini söyledi.
Tütüncü’nün açıklamaları, Türkiye’nin savunma sanayisinde önümüzdeki dönemde yalnızca platform ve sistem geliştirme kapasitesini artırmasının değil, bu teknolojilerin küresel pazarlara sunulması ve yerli şirketlerin uluslararası tedarik zincirlerinde daha üst seviyelere taşınmasının da kritik hale geldiğine işaret ediyor. 2015 yılında 27 firma tarafından kurulan SAHA İstanbul, bugün 1400’ün üzerinde üyeye ulaşmış durumda. Kümelenmenin üyelerinin yüzde 80’inden fazlasını KOBİ’ler oluşturuyor.
Bu yapı, Türkiye’deki savunma ve havacılık sanayisinin yalnızca büyük ana yüklenicilerden oluşmadığını, çok sayıda KOBİ’nin farklı teknoloji ve üretim alanlarında ekosistemin parçası olduğunu gösteriyor. SAHA İstanbul’un temel hedeflerinden biri de bu şirketlerin ana yüklenicilerin tedarik zincirlerinde yer almasının yanı sıra kendi ürünlerini geliştirerek uluslararası pazarlara açılmasını sağlamak.
Tütüncü, SAHA İstanbul’un büyümesini aktif bir üye toplama politikasından ziyade sektörün doğal gelişimiyle açıklarken, mevcut yapının Avrupa’nın en büyük savunma ve havacılık kümelenmelerinden biri haline geldiğini ifade etti. Türkiye’nin savunma sanayisinde büyük platformların geliştirilmesi ağırlıklı olarak ana yükleniciler tarafından gerçekleştiriliyor.
KOBİ’ler ise bu sistemlerin alt bileşenleri, alt sistemleri ve çeşitli üretim kabiliyetleriyle ekosistemde önemli bir rol üstleniyor. Ancak küresel pazarda daha fazla pay alınabilmesi için bu modelin bir bölümünün değişmesi gerekiyor.
Tütüncü’nün vurguladığı temel noktalardan biri, KOBİ’lerin yalnızca ana yüklenicilere ürün sağlayan firmalar olmaktan çıkarak kendi ürünlerini uluslararası pazarlara sunabilen ihracatçılara dönüşmesi. Bu kapsamda Sanayi ve Teknoloji Bakanlığının desteğiyle yürütülen Uluslararası Rekabetçiliğin Geliştirilmesi (URGE) projesi üzerinden şirketlerin yurt dışı pazarlara açılmasına yönelik çalışmalar yürütülüyor.
SAHA Akademi kapsamında verilen sektörel eğitimler ve farklı kurumlarla yürütülen MBA programları da şirketlerin yalnızca teknik değil, yönetim ve ticaret kabiliyetlerinin geliştirilmesine yönelik faaliyetler arasında bulunuyor. Savunma teknolojilerindeki dönüşüm, KOBİ’lerin küresel pazarda hangi alanlara yönelmesi gerektiği konusunda da önemli değişiklikler yaratıyor.
Tütüncü’ye göre büyük platformlar önemli ölçüde ana yüklenicilerin uzmanlık alanında kalırken, KOBİ’ler açısından yüksek teknoloji içeren, maliyet-etkin ve hızlı şekilde üretilebilen sistemler daha önemli bir fırsat alanı oluşturuyor. Bu yaklaşım, son yıllarda çatışma sahalarında daha düşük maliyetli ve çok sayıda kullanılabilen insansız sistemlerin ortaya çıkmasıyla daha fazla önem kazandı.
Klasik ve yüksek maliyetli platformların yanında düşük maliyetli sensörler, elektronik sistemler, insansız platformlar, mühimmat alt sistemleri ve çeşitli otonom çözümler de modern savaş ortamında giderek daha fazla kullanılıyor.
Bu nedenle Türkiye’deki KOBİ’lerin yalnızca büyük platformlara alt sistem üretmek yerine, belirli bir ihtiyaca doğrudan cevap veren ve uluslararası pazarda bağımsız olarak satılabilecek ürünler geliştirmesi, ihracat kapasitesinin artırılması açısından önemli bir alan oluşturuyor. Uluslararası pazara açılma sürecinde Türk şirketleri arasındaki rekabetin nasıl yönetileceği de önemli bir başlık.
Tütüncü, SAHA İstanbul’un bu yaklaşımı “rekaberlik”, yani rekabet ve beraberliğin birlikte yürütülmesi olarak tanımladığını belirtti. Buradaki temel yaklaşım, Türk firmalarının yurt dışındaki ihalelerde birbirleriyle doğrudan rekabet etmek yerine, kabiliyetlerini bir araya getirerek daha güçlü teklifler oluşturabilmesi.
Örneğin bir şirketin sensör, diğerinin yazılım, bir başka şirketin ise mekanik veya elektronik altyapı konusunda uzmanlaştığı bir durumda bu firmaların tek tek hareket etmesi yerine ortak bir çözüm ortaya koyması, uluslararası ana yükleniciler karşısındaki rekabet gücünü artırabilir. Bu model özellikle KOBİ’ler açısından önem taşıyor.
Çünkü tek başına büyük bir platform veya entegre sistem geliştirme kapasitesine sahip olmayan şirketler, farklı firmalarla oluşturacakları konsorsiyum veya tedarik ilişkileri üzerinden daha büyük uluslararası projelere dahil olabilir. Tütüncü, Türkiye’nin savunma ihracatının 10 milyar dolar eşiğini aştığına dikkat çekti.
Bunun yanında Defense News tarafından yayımlanan 2026 yılı sıralamasında yer alan beş Türk şirketinin tamamının SAHA İstanbul Yönetim Kurulu üyesi olduğunu belirtti. Bu tablo, Türkiye’deki savunma sanayisi ekosisteminin yalnızca yerli tedarik zincirinde değil, küresel savunma sanayisi sıralamalarında yer alan büyük şirketler üzerinden de uluslararası ölçekte görünürlük kazandığını gösteriyor.
Ancak ihracat hacmindeki artışın sürdürülebilir hale gelmesi için şirketlerin yalnızca mevcut ürünlerini farklı ülkelere satması yeterli olmayabilir. Teknolojik dönüşümün hızlandığı bir pazarda ürünlerin sürekli geliştirilmesi, maliyetlerin kontrol altında tutulması ve farklı ülkelerin ihtiyaçlarına göre uyarlanabilmesi gerekiyor.
Tütüncü, geçmişte çeşitli ambargolar ve tedarik kısıtlamalarıyla karşılaşan Türk savunma şirketlerine bugün farklı ülkelerden daha yoğun ilgi geldiğini belirtti. Bu kapsamda Kanada’yı örnek gösteren Tütüncü, geçmişte Türkiye’nin İHA kameralarına erişim konusunda yaşadığı kısıtlamaların ardından ASELSAN tarafından ASELFLIR-500 ve ASELFLIR-600 gibi elektro-optik sistemlerin geliştirildiğini, söz konusu ürünlerin bugün uluslararası pazara sunulduğunu ifade etti.
Tütüncü ayrıca Kanada ile savunma sanayisinde stratejik iş birliği görüşmeleri yürütüldüğünü ve ülkeden Türkiye’ye düzenli olarak teknik ve bakanlık düzeyinde heyetlerin geldiğini belirtti. Bu örnek, savunma sanayisinde dışa bağımlılığın azaltılmasının yalnızca tedarik güvenliği açısından değil, yeni ihracat ürünlerinin ortaya çıkması açısından da sonuç doğurabileceğini gösteriyor.
Tütüncü’nün dikkat çektiği bir diğer başlık ise çift kullanımlı (dual-use) teknolojiler. Savunma sanayisi için geliştirilen bazı teknolojilerin sivil alanda da kullanılabilmesi, şirketlerin yalnızca savunma siparişlerine bağımlı kalmadan daha geniş bir pazar oluşturmasına imkan sağlayabilir.
Tütüncü bu duruma kamera teknolojilerini örnek göstererek, SİHA’lar için kamera geliştiren bir şirketin aynı teknoloji altyapısını sivil güvenlik kameraları gibi ürünlerde kullanabileceğine dikkat çekti. Bu yaklaşım özellikle KOBİ’ler açısından önemli.
Çünkü savunma projelerinin uzun geliştirme ve tedarik süreçleri nedeniyle şirketlerin gelirlerini çeşitlendirmesi, Ar-Ge yatırımlarının sürdürülebilirliği açısından avantaj sağlayabilir. SAHA İstanbul’un büyüme hedefi savunma sanayisiyle sınırlı değil.
Tütüncü, savunma sanayisinde geliştirilen itki, navigasyon, radar ve görüntüleme teknolojilerinin uzay alanında da kullanılabileceğine dikkat çekti. SAHA İstanbul bünyesinde Milli Uzay ve Havacılık Komitesi’nin bulunması da bu alandaki çalışmaların ayrı bir başlık altında yürütüldüğünü gösteriyor.
Türkiye’nin 5-9 Ekim tarihlerinde Antalya’da düzenleyeceği 77. Uluslararası Uzay Kongresi’nin de bu açıdan önemli bir platform olması bekleniyor.
Etkinliğin Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı koordinasyonunda, Türkiye Uzay Ajansı ev sahipliğinde ve SAHA İstanbul’un eş ev sahipliğinde gerçekleştirilmesi planlanıyor. Sivil havacılık tarafında ise küresel uçak üreticilerinin artan siparişleri karşılamak amacıyla yeni üretim merkezleri aradığına dikkat çekiliyor.
Tütüncü, Türkiye’nin bu üretim zincirinde daha fazla rol üstlenebilecek ülkeler arasında bulunduğunu ifade etti. Türkiye’nin savunma sanayisinde son yıllarda oluşturduğu altyapı, artık yalnızca yerli ihtiyaçların karşılanması açısından değerlendirilmiyor.
Önümüzdeki dönemde temel meselelerden biri, geliştirilen teknolojilerin küresel tedarik zincirlerine daha yüksek katma değerle dahil edilmesi olacak. Bu noktada ana yüklenicilerin büyük platform ve sistemlerdeki rolü devam ederken, KOBİ’lerin kendi ürünlerini geliştirmesi, uluslararası sertifikasyon ve tedarik zinciri gerekliliklerine uyum sağlaması ve doğrudan ihracatçı kimliği kazanması kritik hale geliyor.
Tütüncü’nün açıklamalarının ortaya koyduğu çerçeve de bu dönüşüme işaret ediyor: Türkiye’nin savunma sanayisindeki büyümesinin sürdürülebilirliği, yalnızca üretim kapasitesinin artırılmasına değil, bu kapasitenin küresel pazarda ne ölçüde karşılık bulduğuna da bağlı olacak. Yorumunuz gönderildi,onaylandıktan sonra yayımlanacak. Δ document.getElementById( "ak_js_1" ).setAttribute( "value", ( new Date() ).getTime() );
💬 Yorumlar (0) Siz de düşüncelerinizi paylaşın
Bu haber henüz yorumlanmadı. İlk yorumu siz yapın!
✍️ Yorum Yapın