Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattında tarihi adım: Mekke Anlaşması'nın şifreleri

Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattında tarihi adım: Mekke Anlaşması'nın şifreleri

Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan hattında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölgesel güvenlik dengelerinde yeni bir dönemin kapısını araladı. Uzmanlar, üç ülkenin askeri, ekonomik ve stratejik …

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in gerçekleştirdiği zirvede, üç ülke arasında ortak savunma anlaşması imzalandığı duyuruldu. "Mekke Ortak Savunma Anlaşması" olarak açıklanan mutabakat, üç ülkeye yönelik silahlı bir saldırının tamamına yapılmış kabul edilmesini öngörürken, bölgesel güvenlik dengelerinde yeni bir dönemin kapısını araladı.

Pakistan Dışişleri Bakanlığından yapılan açıklamada, "Üç devlet arasındaki köklü tarihi bağlardan, kardeşlik ve İslami dayanışma temelindeki kalıcı ilişkilerden hareketle, ortak stratejik çıkarları ve uzun yıllara dayanan savunma iş birliğini daha da ileri taşımak amacıyla Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, üç devletin ortak güvenliklerini daha da güçlendirme, bölgede ve ötesinde barış, güvenlik ve istikrarı teşvik etme konusundaki ortak kararlılıklarını yansıtan Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nı imzalamıştır. Bu anlaşma, güvenli ve müreffeh bir gelecek hedefi doğrultusunda atılmış bir adımdır" ifadeleri kullanıldı.

Açıklamada, "Anlaşma, her türlü saldırı eylemine karşı ortak caydırıcılığı güçlendirmeyi amaçlamakta ve 3 devletten herhangi birine yönelik silahlı bir saldırının, hepsine yapılmış bir saldırı olarak kabul edileceğini hükme bağlamaktadır. Ayrıca anlaşma, 3 ülke arasındaki savunma iş birliğinin tüm alanlarda geliştirilmesini öngörmektedir" denildi.

UZMANLAR MEKKE ANLAŞMASI'NI HÜRRİYET.COM.TR'YE DEĞERLENDİRDİ

Güvenlik ve Terör Uzmanı Emekli İstihbarat Albayı Coşkun Başbuğ, İstanbul Aydın Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Hazar Vural ve İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Siyaset Akademisi Direktörü Dr. Canan Tercan, Mekke Ortak Savunma Anlaşması'nın bölgesel ve küresel etkilerini Hürriyet.com.tr'ye değerlendirdi.

"KLASİK BİR ASKERİ ANLAŞMA OLARAK GÖRMEMEK GEREKİYOR"

Güvenlik ve Terör Uzmanı Emekli İstihbarat Albayı Coşkun Başbuğ, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan anlaşmanın yalnızca üç ülke arasındaki askeri iş birliği olarak değerlendirilmemesi gerektiğini söyledi. Başbuğ, anlaşmanın ilerleyen dönemde başka ülkelerin de katılımıyla daha geniş bir güvenlik yapılanmasına dönüşebileceğini belirtti.

"Pakistan, Türkiye ve Suudi Arabistan arasında imzalanan anlaşma kesinlikle bir askeri savunma ve güvenlik iş birliği anlaşması. Dolayısıyla bunu geçici veya klasik, bildik askeri anlaşmalar olarak görmemek lazım.

Bu, bölgesel stratejiyi belirleme adına gelecekte çok büyük oluşumların önünü açacak kritik bir anlaşma. Çünkü bu anlaşmanın ardından muhtemelen diğer bölge devletleri de bu anlaşmaya katılacak. İslam İşbirliği Teşkilatı'nın 1969'da Mekke'de, yine aynı ülkenin topraklarında kurulmasının ardından boşa düştüğü düşünülen sürecin sonlandırılması ve o ruhun tekrar canlanmasını sağlayacak bir anlaşmadan söz ediyoruz.

Ülkeler arasında yapılan anlaşmalarda kazan-kazan ilkesi temel faktördür. Ancak burada Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye öncelikle kendi menfaatlerini değil, bölgenin menfaatlerini ve gelecekte büyük oyunların da önünü kesmek adına çok önemli iş birliklerini hedefleyerek masaya oturdu.

Orta Doğu, yeraltı kaynaklarının kalesi. Birçok ülkenin ve coğrafyanın hedefinde olan bu bölge bir türlü huzuru, bolluğu ve zenginliği bulamadı.

İşte bu anlaşmayla birlikte bu sürecin önü inşallah açılarak ve güçlenerek ilerleyecek. İslam İşbirliği Teşkilatı'nın farklı bir isimle o ruhu tekrar canlandırması adına önemli bir sürecin de önü açılacak.

Ben bu nedenle bu anlaşmayı asla klasik bir askeri anlaşma olarak değerlendirmem. Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye'nin kendi menfaatlerini önceleyerek masaya oturduğunu da düşünmüyorum. Tam tersine, büyük düşünen ülkeler var. Türkiye bu konuda sürecin önünü açan vizyoner bir devlet. Türkiye, bu vizyoner bakış açısıyla diğer devletlere de çok şey kattı.

Gelecekte ortaya çıkabilecek tehlikeleri önlemek adına bu imzalar atıldı ve iş birliği sağlandı.

Ben yakın zamanda Mısır'ın, eğer mezhepçi yaklaşımını bırakırsa ve doğru bir çizgiye gelirse, İran'ın da bu yapı içinde konumlanmasını bekliyorum.

Burada üç ülkenin konumuna baktığımızda Suudi Arabistan'ın ekonomik olarak inanılmaz güçlü bir ülke olduğunu görüyoruz. Keza Pakistan, sahip olduğu nükleer teknolojiyle diğerlerinden ayrılan ve bu yapıya çok şey katan bir ülke konumunda.

Türkiye'nin de savunma sanayiinde geldiği nokta, savaşçı ordusu ve askeri kabiliyeti ortada. Pakistan'ın ise nükleer imkan ve kabiliyeti var."

"DÜNYADA ŞOK ETKİSİ YARATTI"

Başbuğ, anlaşmanın kamuoyuna duyurulma biçiminin de stratejik açıdan önemli olduğunu belirterek, mutabakatın birçok ülke açısından beklenmedik bir gelişme olduğunu ifade etti.

"Bu anlaşma dünyada şok etkisi yarattı. Hiç beklenmedik bir anda gelişti. Zaten strateji de bunu gerektirir. Bu anlaşmayı daha doğmadan öldürmek adına önceden davul çalmanın bir anlamı yok. Sessiz sedasız ilerlersin, iş imzaların atılması safhasına geldiği an liderler yerlerini alır.

Süreç böyle ilerledi. Doğru ilerledi, doğru işledi.

Çünkü çok acıdır, bu anlaşmayı daha önce denememize rağmen bir noktaya ulaştırıp başarıya getiremedik. İslam Birliği Anlaşması konusunda bunu başaramadık.

Bu beklenmedik anlaşmanın şok etkisi yarattığını söylemiştim. Şimdi bütün dünya devletleri yeniden hesap yapmak zorunda kalacak.

Başta Hindistan olmak üzere bölgede hesap yapan Amerika ve özellikle İsrail, bu gelişme karşısında stratejilerini yeniden değerlendirmek durumunda kalacak. Çünkü İbrahim Anlaşmaları resmen çöktü."

"BÖLGEDE İHTİYAÇ DUYULAN KURUMSAL İNŞAYA İŞARET EDİYOR"

İstanbul Aydın Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Hazar Vural ise Mekke Savunma Anlaşması'nın değişen savaş koşulları, yeni nesil çatışmalar ve bölgesel güvenlik ihtiyacı çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

"Diplomasinin üç önemli yükselen aktörü olarak öne çıkan bölgesel güç ülkelerinden Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki savunma ittifakı; özellikle değişen savaşlar, yeni nesil savaşlar ve devam eden çatışmalar perspektifinden değerlendirildiğinde, uzun süredir dile getirilen ve ihtiyaç duyulan bir kurumsal inşaya işaret ediyor.

Tarafların farklı jeopolitik öncelikleri, iş birlikleri ve özellikleri önemli. Fakat tek tek bakıldığında Türkiye yerli ve milli savunma sanayisiyle, Pakistan nükleer gücüyle, Suudi Arabistan ise Körfez'in liderliğini yapan, kutsal topraklara sahip büyük bir devlet olmasıyla öne çıkıyor. Bu üç ülkenin bir araya gelmesi şüphesiz önemli bir anlam taşıyor.

Ancak riskler ve devam eden savaşlar bağlamında bakıldığında, anlaşmanın birtakım sorunlarla da sınanacağı görülüyor. Özellikle NATO'nun 5. maddesine benzer kolektif savunma anlayışı dikkat çekiyor.

Devam eden savaşları düşündüğümüzde ve her aktörün çok kısa süre önce komşusuyla yaşadığı çatışmaları göz önüne aldığımızda, özellikle Suudi Arabistan ve Pakistan açısından kalıcı ateşkes ve tam bir barış ortamının sağlandığını söylemek mümkün değil.

Öte yandan bu yeni güvenlik ve savunma anlaşmasıyla bölgede yalnızca caydırıcılık oluşturulması, huzur ve barışın sağlanması hedefleniyorsa, üç ülkenin özellikleri bir araya geldiğinde çok büyük bir hacme işaret ediyor. Bu da dış aktörlerin kolay kolay yıpratmayı ya da test etmeyi göze alabilecekleri bir yapı değil.

Türkiye açısından baktığımızda ise Türkiye, tüm ittifaklarına ve özelliklerine rağmen komşularıyla her zaman denge siyaseti izlemiş, tarihinden gelen farklı bağları da dikkate alarak her biriyle farklı ilişkiler kurabilmiş bir aktör.

Suudi Arabistan ve İran arasında yaşanan çatışmalara ve sert güç kullanımına baktığımızda, diğer tarafta Afganistan ile Pakistan arasında çok kısa süre önce yaşanan savaşı ve bölgede donmuş sorunları görüyoruz.

Pakistan'ın Afganistan'la, Suudi Arabistan'ın İran'la yaşadığı sorunlar Türkiye açısından da önem taşıyor. Çünkü Türkiye bu ülkelerle çok özel ilişkiler kurmuş ve geliştirmiş durumda.

Dolayısıyla Müslüman dünyanın önemli bölgesel aktörleri düşünüldüğünde, Türkiye açısından önemli ilişkilere, tarihsel bağlara ve Türkiye'nin arabuluculuğunda gerçekleşen çok sayıda diplomatik girişime işaret eden bir tablo ortaya çıkıyor.

Türkiye uzun süredir bölgenin sorunlarının bölge ülkeleri tarafından çözülmesi gerektiğine işaret ediyordu. Pakistan ve Suudi Arabistan da geçen yıl bir niyet beyanında bulunmuştu. Şimdi ise bu irade somut bir savunma ve güvenlik anlaşmasına dönüştü.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın Mekke Savunma Anlaşması artık somut bir gerçekliğe dönüşüyor. Riskler devam ediyor ancak bu önemli ve tarihi bir anlaşma.

Bölgede hem dönüşüm yaşanırken hem İsrail'in sebep olduğu savaşlar sürerken hem de çatışmaların devamlılığıyla silahlanma artarken, kazan-kazan projelerinin ve yeni ticaret yatırımlarının savaşlardan etkilenmesi önemli bir sorun oluşturuyor. Terörle mücadelede ortak iradelerin devam eden savaşlardan zedelenmesi de bölgenin ihtiyaç duyduğu güvenlik ve savunma mekanizmasını daha görünür hale getiriyor.

Üç aktör bu nedenle harekete geçti ve bölgede barışı ve saldırmazlığı kalıcı kılmak için bir irade ortaya koydu."

"MEKKE ANLAŞMASI KÜRESEL HEGEMONYA MÜCADELESİNİN DE PARÇASI"

Vural, anlaşmanın yalnızca üç ülke veya İslam dünyası açısından değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, küresel güçlerin bölgedeki rekabetine dikkat çekti.

"Küresel hegemonya mücadelesi çerçevesinde değerlendirdiğimizde hem küresel anlamdaki başat aktörler hem de bölgede ağırlığı bulunan ve etki alanı geniş olan bölgesel aktörler açısından Batı Asya'da çok fazla noktada karşılaşmalar ve savaşlar yaşanıyor.

Dolayısıyla gerçekleşen Mekke Savunma Anlaşması'nı yalnızca üç aktör veya İslam dünyası çerçevesinde değerlendirmemek gerekiyor. Özellikle son yıllarda bölgede çok fazla cephede savaşa sebep olan bir İsrail yayılmacılığı var. Bunun dolaylı etkileri ve sonuçları çerçevesinde değerlendirdiğimizde İslam devletlerinin birbirini hedef aldığı bir gerçeklik de bulunuyor.

Pakistan nükleer şemsiyesi ve nükleer özelliğiyle çok özel bir ülke. Türkiye milli savunma sanayisi ve yükselen diplomatik gücüyle çok güçlü bir bölgesel aktör. Suudi Arabistan ise kutsal topraklara ev sahipliği yapması ve enerji kaynakları açısından sahip olduğu ekonomik hacimle öne çıkıyor.

Bu üç ülkenin birbirinde bulunmayan farklı özelliklerini düşündüğümüzde, bir araya geldiklerinde çok güçlü bir gerçekliğe işaret ediyor.

Fakat ülkelerin farklılıklarına ve özellikle eksikliklerine de odaklanmak gerekiyor. Örneğin Suudi Arabistan'ın Amerika ile savunma sanayii alanında çok kuvvetli bir bağımlılığı söz konusu.

Son dönemdeki savaşlarda Amerika'nın güvenlik şemsiyesi Suudi Arabistan topraklarını güvenli kılmamış olabilir ancak Suudi Arabistan hâlâ silah sanayii anlamında Amerika ile birlikte yürüyen bir aktör. Bu nedenle anlaşma içerisinde özellikle Amerika'yı ve Amerika'nın bölgeye yönelik stratejik önceliklerini de hesaplamak gerekiyor.

Diğer yandan Çin açısından Körfez petrolü çok önemli. Bu nedenle bölgede devam eden savaşların bir an önce sona ermesi Çin'in arzu ettiği bir gerçeklik.

Rusya ise uzun yıllardır bölgede varlık gösteren bir aktör. Ancak kendi savaşı içerisinde olduğunu da düşündüğümüzde Rusya açısından bölgenin güvenli kalması ve rekabet halinde olduğu, başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere, diğer güçlerle bölgede bir dengenin kurulması gerekiyor.

İsrail'in yayılmacılığını da unutmamak gerekiyor. İsrail ve Suudi Arabistan denildiğinde uzun yıllardır İbrahim Anlaşmaları'nı imzalaması beklenen bir Arabistan ortaya çıkıyor.

Filistin'de çatışmalar devam ederken bunun gelecekte nasıl gerçekleşeceği temel risklerden biri. İsrail'in bölgeye ve İran'a yönelik henüz gerçekleştiremediği ancak peşinde olduğu siyasi ve stratejik hedefleri var. Bu da bölgede çatışma riskini artıran bir nokta olarak öne çıkıyor.

Dolayısıyla bölgenin üç önemli aktörünü konuşuyoruz. Dünya şu anda Hürmüz'e ve Körfez'e kilitlenmiş durumda ancak bu gelişmeyi doğrudan küresel hegemonya mücadelesi içerisinde değerlendirmek gerekiyor."

"BÖLGE SORUNLARI BÖLGEDE ÇÖZÜLMELİ"

Vural, anlaşmanın bölgesel sorunların dış aktörlerin müdahalesi olmadan çözülmesi arayışına işaret ettiğini belirtti.

"Küresel hegemonya mücadelesi perspektifinden bakıldığında, başat aktörlerin veya bölgesel güçlerin özellikle Türkiye'nin çevresindeki coğrafyada savaşlar yürüttüğü, terör örgütlerinin araç olarak kullanıldığı ve donmuş çatışma noktalarının çok yüksek olduğu bir bölgeden bahsediyoruz. İslam dünyası bu bölgenin tam ortasında bulunuyor.

Dolayısıyla dış aktörlerin kendi çıkarları doğrultusunda politika yürüttüğü bir gerçeklikten ziyade, bağımlılıkların azaltıldığı ve bölge sorunlarının bölge ülkeleri tarafından çözüldüğü bir yapıya ihtiyaç var. Uzun süredir başta Ankara olmak üzere birçok aktör de bölge sorunlarının bölge tarafından çözülmesi gerektiğine işaret ediyordu.

Mekke Savunma Anlaşması, özellikle buna işaret eden ve üç önemli aktörü ilk etapta en üst karar alıcı seviyesinde bir araya getiren bir anlaşma.

Aktörler arasında farklılıklar var. Birçok farklı bağımlılık, düşünce ve kimlik farklılığı bulunuyor. Fakat bu anlaşmanın gelecekte başka birlikteliklere kapı açacak şekilde genişlemesi ve çok boyutlu bir yapıya evrilmesi beklenebilir.

Bununla birlikte aynı ölçüde sınanacak ve meydan okunacak. Çünkü çok fazla riski beraberinde barındıran bir konjonktür var.

Geçen yıldan bu yana Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan'ın her görüşmede dile getirdiği bir noktada ortak bir metinde buluşulması ve iradenin ortaya konması çok önemli. Bu sürekliliğe baktığımızda bundan sonrası için de bir perspektif çizilebilir.

Çünkü meydana gelen savaşlar, burada yaşayan toplumların ve devletlerin güvenliğinden götürüyor. Sadece ekonomik kayıp ve güvenlik açığı oluşmuyor; inşa edilen projeler, planlar ve komşular arasındaki karşılıklı kazan-kazan anlaşmaları da bu savaşlardan temelinden zarar görüyor.

Dolayısıyla artık kaybetmek değil, güvenli bir ortam sağlamak ve caydırıcı olmak için güvenlik inşa eden mekanizmalara ihtiyaç duyulması noktasında harekete geçen aktörleri görüyoruz."

"MEKKE ANLAŞMASI KOLEKTİF SAVUNMA MEKANİZMASINA DÖNÜŞÜYOR"

İstanbul Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Siyaset Akademisi Direktörü Dr. Canan Tercan ise Mekke Anlaşması'nın kapsamının klasik askeri iş birliklerinin ötesine geçtiğini söyledi.

"Mekke Anlaşması; askeri eğitim, silah ticareti, ortak tatbikat ve savunma teknolojisi paylaşımı gibi klasik askeri iş birliğinin ötesine geçiyor. Taraflardan birine yönelik askeri müdahalenin üç ülkeye yönelik ortak saldırı kabul edilmesini de kapsıyor.

Bu hüküm, anlaşmayı savunma sanayii veya askeri eğitim anlaşmasının ötesine taşıyarak 'kolektif savunma mekanizmasına', yani 'birlik oluşumuna' dönüştürüyor. Daha açık konuşmak gerekirse NATO'nun can damarı olan 5. madde, yani kolektif savunma anlayışı, bu anlaşmanın da temel hareket noktasıdır.

Mekke Anlaşması'nı NATO ile kıyaslarsak, NATO seviyesinde kurumsal bir birliğin oluşumu için ilk aşama denilebilir. Sonrasında ortak komuta, istihbarat paylaşımı, ortak planlama, askeri uyumlanma ve kriz karar sistemlerinin yerleşmesiyle süreç devam edecektir.

Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan bölge için çok büyük bir hamle yaptı. Bu anlaşmayla birlikte bölgenin stratejik mimarisi ve dengeleri yeniden dizayn edilecektir.

On yıllardır kan ağlayan Orta Doğu, istikrar ve güveni sağlayacak güçlü bir üst yapıya kavuşmuştur. Bu birlik sadece üç kurucu üye için değil, bölge için de bir güvenlik ve barış inşacısı konumundadır.

Suriye, Irak, Gazze, Yemen, Ürdün, Libya, Mısır, Somali ve Sudan gibi ülkeler de bu barış ve savunma birliğinden istifade edeceklerdir.

Birlik; dünyada önde gelen finans potansiyeli, enerji kapasitesi, savunma sanayisi, yüksek askeri teknolojisi, askeri kapasitesi ve nükleer varlığı ile çok güçlü bir yapıdır. Kendi potansiyeliyle de caydırıcılığı güçlü bir unsurdur."

"TÜRKİYE İKİ YÖNLÜ GÜVENLİK ÇEMBERİ İNŞA ETTİ"

Tercan, anlaşmanın Türkiye'nin dış politika ve güvenlik mimarisindeki konumunu da güçlendireceğini ifade etti.

"Türkiye açısından değerlendirecek olursak, Türkiye dünyanın en önemli savunma paktı NATO'nun temel taşlarından biridir. Dahası NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahiptir ve savunma sanayisi ile savunma teknolojisi alanında dünya pazarında en ön sırada yer alan birkaç ülkeden biridir.

Türkiye bu anlaşmayla birlikte hem Batı İttifakı NATO'nun hem de bölgesel Mekke Anlaşması'nın tarafı olarak 'ortak savunma müttefikliğini' genişletmiş, güvenlik çemberini Batı ve Doğu'yu kapsayacak şekilde daha da güçlendirmiştir.

Kırılgan olan coğrafyamızda bir saldırı gelmesi durumunda hem NATO hem de Mekke Anlaşması devreye girecektir. Bu anlaşmaların kendi varlıkları dahi Türkiye'ye yönelik zaman zaman tehdit söylemlerinde bulunan Yunanistan ve İsrail gibi ülkelere karşı caydırıcı bir güç olarak yeterlidir. Türkiye kendisine iki yönlü ve güçlü bir güvenlik çemberi inşa etmiştir.

Türkiye'nin izlediği çok yönlü dış politika meyvelerini vermektedir. Bu anlaşma da onlardan biridir. Türkiye Avrupa-Atlantik sisteminde, Karadeniz'de, Kafkasya'da, Orta Doğu'da, Afrika'da ve Asya'da askeri eksen olarak güçlü pozisyon inşa etmektedir.

Her dönemin geçer akçesi farklıdır. 2022 Ukrayna Savaşı ile başlayan süreçte dünya hegemonyasında geçer akçe, savunma kapasitesi ve bunun diğer ülkelerle entegrasyonudur.

Bugün Orta Doğu'da dünyanın en zengin ve en geniş petrol yataklarına sahip ülkeleri, savunma kapasitesi eksikliği sebebiyle yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalmaktadır. Yine bu eksiklik nedeniyle yıllardır dış güçlere bağımlı kalmaktadırlar.

Türkiye ise savunma kapasitesinin gücüyle bölgesel güç olmaktan küresel güç olmaya doğru evrilmektedir. Mekke ittifakı savunma sanayii, teknoloji ve lojistik satış anlaşmalarını da kapsamakta ve ekonomimize büyük bir getiri olarak kapımıza gelmektedir. Türkiye'nin önü açıktır."

MEKKE ANLAŞMASI EKONOMİK VE TİCARİ İŞ BİRLİKLERİNİ DE BERABERİNDE GETİREBİLİR

Tercan, üç ülke arasındaki yakınlaşmanın yalnızca savunma alanında kalmayacağını belirterek ekonomik ve lojistik projelere de dikkat çekti.

"Bu anlaşma burada kalmayacak. Sırada Suudi Arabistan'dan Ürdün, Suriye ve Türkiye'ye ulaşacak dev bir elektrik bağlantı projesi var.

Yani bu yakınlaşma lojistik, ekonomik ve ticari anlaşmaları da beraberinde getirecektir. Bunlar ise ülke ekonomisinde beklenen canlanmayı sağlayacaktır.

Hasılı Türkiye attığı kararlı ve doğru adımlarla, askeri kapasitesinin yanında ekonomisiyle de ses getirecek bir evreye girmek üzere. Mekke Anlaşması bu açıdan bir evrilme sürecidir.

Öte taraftan Ukrayna Savaşı'nda dünyanın elinin kolunun bağlı kaldığı bir noktada Türkiye, tahıl koridoru ve İstanbul görüşmeleri ile kendisini bir kere daha dünyaya kanıtladı.

Gelinen noktada Afrika, Orta Doğu ve Kafkasya'da oyun kurucu olarak masada var. Mekke Anlaşması bu pozisyonlarına destek mahiyetindedir ve Türkiye'nin çok katmanlı güvenlik politikasının Orta Doğu ayağını güçlendirmektedir."

"ÜÇ ÜLKENİN GÜÇ UNSURLARI BİRBİRİNİ TAMAMLIYOR"

Tercan, üç ülkenin askeri ve ekonomik kapasitesinin bir araya gelmesinin anlaşmanın caydırıcılığını artıracağını söyledi.

"Bir savunma birliğinin gücü şu noktalarda belli olur: Son teknoloji silahları var mı, son teknolojiye sahip üretim kapasitesi var mı, askeri kapasitesi var mı, ekonomik gücü var mı ve son olarak nükleer gücü var mı? Aralarında uyum var mı?

Bu beş temel unsur Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye anlaşmasında var.

Dolayısıyla Türkiye'nin askeri kapasitesi ve savunma sanayii gücü ile Pakistan'ın ordusu ve nükleer gücü, Suudi Arabistan'ın finans ve enerji kaynakları bir araya gelince birbirini tamamlayarak etkili bir güç oluşturuyor.

Ortak üretim, teknoloji, eğitim ve tedarik alanlarına genişleme potansiyeli bulunuyor.

Bu anlaşmanın etkisini ve mevcut dengeleri nasıl değiştireceğini hep birlikte deneyimleyeceğiz. Mevcut hegemonik yapılar altında yıllardır Orta Doğu vahşi bir paylaşım alanına dönüştü. Adalet ve güven eksenli Türkiye'nin müttefikleriyle askeri bütünleşmesi, bu adaletsiz düzenin değişimini sağlayabilecek bir harekettir."

ABD'NİN MEKKE ANLAŞMASI HESABI

Tercan, anlaşmanın Washington açısından da önemli sonuçlar doğurabileceğini belirterek Suudi Arabistan'ın güvenlik ilişkilerini çeşitlendirmesinin ABD'nin bölgedeki rolünü etkileyebileceğini söyledi.

"ABD açısından Suudi Arabistan'ın güvenlik ilişkilerini çeşitlendirmesi Washington açısından önemli. Riyad'ın güvenliği hâlâ büyük ölçüde ABD'nin askeri varlığı, hava savunma sistemleri ve silah tedarikiyle bağlantılıdır. Bunun yanında Suudi Arabistan'ın Türkiye ve Pakistan'la savunma taahhüdüne girmesi, ABD'nin Körfez'deki güvenlik rolünün rahatlamasını sağlayacaktır.

Amerika, Hürmüz'ü açmak ve savaşı bitirmek istiyor çünkü Başkan Trump yoruldu ve kasım ayında Kongre seçimleri var.

Başkan Trump bu seçimlerde başarı elde etmek zorunda. Aksi halde iktidarında planlarını gerçekleştiremeyecek. Bu uğurda seçmenini etkilemek için iki şey gerekli: İlki İran'da barışı sağlamak ve Hürmüz Boğazı'nın açılması, ikincisi ise pompa fiyatlarının düşmesi.

Trump İsrail'i Orta Doğu'da durduramıyor. Orta Doğu'da İsrail'i dengeleyici bir güce ihtiyacı var. Bu yeni kurulan birlik tam olarak bu güçtür.

Birliğin caydırıcılığı İsrail'in yayılmasını sınırlar ve birliğin caydırıcılığı ile Suudi Arabistan'ı hedef alamayan İran da baskılanır.

Trump için bunlar olumlu gelişmeler çünkü acilen İran Savaşı'nı bitirip kasım seçimlerine yönelmesi gerekli. Hürmüz'ün açılması için bu anlaşma çok kıymetli. Özetlersek, Mekke Anlaşması ABD açısından olumlu bir gelişme."

ÇİN İÇİN MEKKE ANLAŞMASI NE ANLAMA GELİYOR?

Tercan, Çin'in Pakistan ve Suudi Arabistan'la ilişkileri nedeniyle üçlü yapının Pekin açısından da yakından takip edileceğini belirtti.

"Çin açısından: Çin'in Pakistan'la stratejik ortaklığı ve Suudi Arabistan'la enerji-ekonomi ilişkileri nedeniyle bu üçlü yapı Pekin için olumlu. Türkiye de Çin'in Avrupa'ya uzanan ticaret güzergâhları bakımından önemli.

Çin, yabancı topraklarda yatırımları ilerleten bir ülke ve yatırım istikrar ve güvenlik ister. Bölgenin güvenli hale gelmesi için bu birlik olumlu bir gelişme.

Dolayısıyla Çin, ticaretine devam etmek için güvenliği sağlaması beklenen bu yapıya destek verecektir.

Çin açısından kritik soru, bu savunma iş birliğinin ekonomik ve ulaştırma altyapısıyla birleşip birleşmeyeceği. Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan arasında güvenlik iş birliği ekonomik koridorlarla desteklenirse Çin'in Avrasya bağlantıları açısından yeni imkânlar doğabilir."

RUSYA İÇİN YENİ GÜVENLİK DENGESİ

"Rusya açısından: Moskova'nın üç ülkeyle de ilişkisi bulunuyor. Bu nedenle Rusya'nın anlaşmayı doğrudan kendisine karşı kurulmuş bir blok olarak değerlendirmesi zor.

Ancak Türkiye'nin Körfez ve Güney Asya'ya uzanan güvenlik ağında ağırlığının artması, Rusya'nın Türkiye'yi yalnızca Karadeniz ve Suriye bağlamında değil, daha geniş bir Avrasya güvenlik aktörü olarak değerlendirmesine yol açabilir."

İRAN'IN EN HASSAS OLDUĞU BAŞLIK

"İran açısından: En hassas başlık bu. Suudi Arabistan İran'ın bölgesel rakibi; Pakistan İran'la sınır komşusu; Türkiye ise İran'ın önemli komşularından biri.

Dolayısıyla Tahran açısından üç ülkenin güvenlik koordinasyonu doğrudan takip edilmesi gereken bir gelişme.

Ancak anlaşmanın İran'a karşı kurulduğunu söylemek için metinde yeterli dayanak yok. Tersine, taraflar bunun belirli bir ülkeye karşı olmadığını vurguluyor.

Özellikle BM'nin 51. maddesine vurgu yapılması da İran'ı rahatlatmak amacıyla yapılmış gibi duruyor."

HİNDİSTAN'IN HESAPLARI DEĞİŞEBİLİR

"Hindistan açısından: Pakistan faktörü belirleyici olumsuz bir etken. Hindistan açısından kritik, dahası rahatsız edici bir süreç.

Pakistan'ın Türkiye ve Suudi Arabistan'la savunma taahhüdü, Hindistan'ın sadece Pakistan'ın kendi kapasitesini değil, olası bir krizde hangi ülkelerin diplomatik, teknolojik veya askeri destek sağlayabileceğini de hesaba katmasına neden olacaktır."

İSRAİL İÇİN YENİ CAYDIRICILIK UNSURU

"İsrail açısından: Türkiye ile İsrail arasındaki bölgesel rekabetin bulunduğu mevcut ortamda, Ankara'nın Suudi Arabistan ve Pakistan'la kurduğu karşılıklı savunma mekanizması İsrail'in askeri planlamasında dikkate alınacak çok önemli bir gelişme.

İsrail bölgede yayılmak ve Suudi Arabistan ile de İbrahim Anlaşması yapmak isterken, Suudi Arabistan Türkiye'yi seçti. Bu büyük bir hayal kırıklığı oldu. Asıl amacı Türkiye'ye karşı cephe oluşturmak isteyen İsrail yine kaybetti."

ÜÇ ÜLKENİN ASKERİ GÜCÜ NASIL BİRLEŞİYOR?

"Burada üç farklı güç unsurunun birbirini tamamladığını görüyoruz.

Pakistan'ın temel stratejik avantajı nükleer caydırıcılığı ve geniş askeri kapasitesi. Türkiye'nin avantajı yüksek seviyedeki konvansiyonel askeri kapasitesi ve son yıllarda büyüyen savunma sanayii. Suudi Arabistan'ın avantajı ise yüksek savunma harcaması, enerji gelirleri, finansman kapasitesi ve büyük silah tedarik bütçesi.

Fakat bunları '125 milyar dolarlık tek bir askeri bütçe' gibi değerlendirmek doğru olmaz. Ülkeler kendi bütçelerini ve kuvvetlerini koruyor. Ortak kapasite ancak ortak planlama ve birlikte kullanılabilecek sistemler oluşturulursa gerçek anlamda ortaya çıkar.

Örneğin hava savunması, İHA/SİHA teknolojileri, elektronik harp, deniz güvenliği, erken uyarı sistemleri, istihbarat ve ortak mühimmat üretimi gibi alanlarda entegrasyon sağlanması, üç ülkenin askeri kapasitesini pratikte birbirine bağlayabilir.

Pakistan'ın nükleer kapasitesi ise ayrıca değerlendirilmelidir. Ancak Pakistan'ın nükleer güç olması, herhangi bir saldırganın üçlü yapıyla ilgili stratejik hesabını değiştiren bir faktördür."

BM ŞARTI'NIN 51. MADDESİ NEDEN ÖNEMLİ?

"BM Şartı'nın 51. maddesi, bir devletin silahlı saldırıya uğraması halinde bireysel veya kolektif meşru müdafaa hakkını tanıyor. Dolayısıyla üç devletin karşılıklı savunma anlaşması yapması, BM sistemiyle kendi başına çelişmiyor.

Bu madde bir devlete sınırsız askeri müdahale yetkisi vermiyor. Silahlı saldırının gerçekleşmesi, alınan önlemlerin gerekli ve orantılı olması ve BM Güvenlik Konseyi'ne bildirim gibi unsurlar önem taşıyor.

Bu nedenle anlaşmanın 51. maddeye dayanması, tarafların karşılıklı savunma düzenlemesini uluslararası hukuktaki kolektif meşru müdafaa hakkına dayandırdığını gösteriyor."

Kaynak: Hürriyet Dünya

Yorumlar