Ufuk Koçak 22 yaşındayken Gölcük depreminde üç gün göçük altında kaldı. Annesini, arkadaşlarını ve iki bacağını kaybetti. Önce yürümeyi yeniden öğrendi. Sonrasında da hep ilham verdi, ‘vay be’ dedirtti. Türkiye’nin ilk engelli dalış eğitmeni oldu. Yüzlerce engelli kişiyi su sporlarıyla buluşturdu. 2014 yılında Dünya Engelliler Serbest Dalış rekorunu kırdı. 2017’de, depremde sular altında kalan Gölcük’te dalış yaparak ikinci dünya rekorunu kırdı. 508 km’lik Antik Likya Yolu’nu 75 günde yürüdü. Bu arada psikolojik dayanıklılık konusunda hem eğitim aldı hem eğitim verdi. Birçok moral ve motivasyon konuşması gerçekleştirdi. ‘Sınırsız’ adlı otobiyografi kitabında yaşadıklarını anlattı ve kitabını şu cümleyle bitirdi: “Hayat onu yaşamayı bilen cesur insanlarındır.” Ufuk Koçak bu kez ‘Beni Kendime Götür’ kitabıyla okurla buluştu. 142 sayfalık kitabın her satırında dürüst bir yüzleşme var. Koçak’la ‘kendine geç kalmış insanlara’ ithaf ettiği kitabını, yaşadığı yüzleşmeyi ve içe dönüş yolculuğunu konuştuk.
◊İki senedir Kaş’ta yaşıyorsunuz. Neler yapıyorsunuz?
6 Şubat depremlerinin ardından yaklaşık bir yıl deprem bölgesindeydim. Kolunu, bacağını kaybetmiş çocuklarla çalıştım. Sonra ‘Hayata Yeniden Merhaba’ adını verdiğimiz bir projeyi hayata geçirdik. Depremzedelere yönelik Mersin Akkum Tesisleri’nde dalış, kano ve tırmanış etkinlikleri düzenledik. Oradayken kendimi hiç fark etmedim. Çünkü ihtiyaç duyan insanlar vardı ve ben onların yanında olmalıydım. Fakat Kaş’a döndüğümde ilk kez sessizlikle baş başa kaldım. İşte o zaman bedenimin yorulduğunu fark ettim. Her girdiğim odada 20 yaşındaki Ufuk’la karşılaşıyordum. Bir siren... Bir hastane kokusu... Bir çocuğun bakışı.. Ve zihnim beni yeniden göçüğün altına götürüyordu. Sanırım ikinci kitabım tam o sessizlikte yazılmaya başladı. Bugün Kaş’ta dalış yapıyorum. Dalış korkusu yaşayan insanlarla çalışıyorum. Ama insanları sadece denizin altına indirmiyorum, bazen kendi içlerine inmelerine de eşlik etmeye çalışıyorum.
◊1999 Gölcük ve 6 Şubat Kahramanmaraş depremleri için hayatınızın en büyük kırılma anlarıydı diyebilir miyiz?
1999 depremi hayatımın tam ortasından geçti, 6 Şubat ruhumun... 1999 bana yaşamayı öğretti. 6 Şubat bana kendimi unuttuğumu gösterdi. İnsan bedeni hiçbir şeyi unutmuyor. Bir ses... Bir koku... Bir görüntü... Ve yıllardır sustuğunu sandığınız hatıralar yeniden konuşmaya başlıyor. O yüzden artık şuna inanıyorum: İnsan bazı yaralarını iyileştirmez. Onlarla yaşamayı öğrenir.
◊İlk kitabınız ‘Sınırsız’da başarı hikâyenizi anlatmıştınız. İkinci kitabınızda güçlü olmanın bedellerinden bahsediyorsunuz. İki kitabı yazan Ufuk arasında fark var mı?
‘Sınırsız’ içeriden dışarıya doğru yapılan bir yolculuktu. ‘Beni Kendime Götür’se dışarıdan içeriye... İlk kitapta insanlar benim neler yaptığımı gördü. İkinci kitapta ben kendime yıllarca neler yapamadığımı gördüm. Güçlü olmak zorundaydım. İnsanlar bana baktığında umut görmek istiyordu. Ben de elimden geldiğince o umudu taşımaya çalıştım. Ama sonra fark ettim ki herkese “Hoşgeldin” derken, bir gün dönüp kendime bunu hiç söylememişim. Kendime yabancı kalmışım. Bize hep kendimizden fedakârlık etmek öğretildi. Kendine dönmek çoğu zaman bencillik gibi anlatıldı. Oysa insanın kendine ‘Hoşgeldin’ diyebilmesi, belki de bütün yolculuğun başlangıcı. Bu kitabı güçlü görünmek zorunda kalan insanlar için yazdım.
◊Kitabınızda ‘elâlem ne der’ baskısına da değinmişsiniz...
Bence ‘elâlem’ insan doğmadan önce başlıyor. Henüz ortada çocuk yokken bile onun nasıl biri olması gerektiğine karar veriliyor. Kızsa başka. Erkekse başka. Sonra aile geliyor. Mahalle geliyor. Okul geliyor. Toplum geliyor. Bir süre sonra insan kendi sesiyle değil, başkalarının sesiyle yaşamaya başlıyor. Kitabı yazarken epigenetik üzerine çok okudum. Orada beni en çok etkileyen şey şuydu: Bazı korkular gerçekten bize ait olmayabiliyor. Bazı kaygılar, bazı davranışlar, bazı kaçışlar... Nesiller boyunca taşınabiliyor. Sonra fark ettim ki ‘elâlem’ dediğimiz şey yalnızca dışarıdaki insanlar değil. İçimizde yaşamaya devam eden eski sesler. Ve insanın gerçek yolculuğu, o sesleri susturmak değil, kendi sesini duyabilmek.
◊Mutluluk ve huzur arasındaki farkı nasıl tanımlıyorsunuz?
Mutluluk bana göre çok geçici. Bugün vardır, yarın yoktur. İnsan mutlu görünmeyi öğrenebilir. Ama huzur rol yapmaz. Huzur sessizdir. Çıplaktır. Gerçektir. Bize yıllarca mutlu olmayı öğrettiler. Ev al. Araba al. Başarılı ol. Evlen. Kariyer yap. Sonra mutlu ol. Ama kimse bize huzuru öğretmedi. Belki de çocuklarımıza “Ne olmak istiyorsun” diye sormadan önce “Nerede huzurlusun” diye sormayı öğrenseydik, bugün birbirini daha çok dinleyen, daha az bağıran, daha az kıran bir toplum olurduk.
◊Sosyal medya bu mutluymuş gibi yapma halini büyüttü mü sizce?
Bence sosyal medya bu çağın sebebi değil. Aynası. Biz zaten yıllardır ‘mış gibi’ yaşamaya alışmış bir toplumduk. Sosyal medya sadece o aynayı büyüttü. İnsan artık hayatını yaşamaktan çok, hayatının fotoğrafını üretmeye başladı. Fotoğraf büyüdükçe insanın kendisi küçüldü.
‘Daha çok yanında olabilirdim’
◊Kitapta oğlunuz Ekin’e (21) yazdığınız bir mektup var. Bugün geriye dönüp baktığınızda en çok neyle yüzleştiğinizi düşünüyorsunuz?
Onunla ilişkimiz hiçbir zaman kötü olmadı. Ama daha çok yanında olabilirdim. Daha çok yürüyebilirdik. Daha çok susabilirdik. Çünkü insan bazen en kıymetli sohbetlerini konuşarak değil, yan yana yürüyerek yapıyor. Yine de içim rahat. Bugün birbirimizi gerçekten tanıyoruz. Birbirimizi güldürüyoruz. Herkesin hayatında yazılması gereken bir mektup vardır. Benimki Ekin’eydi.
◊Kitapta okurlara yönelik egzersizler de var…
Hiçbir zaman yukarıdan konuşmayı sevmedim. Ben insanların karşısında değil, yanında yürümeyi seviyorum. O yüzden kitapta bazı sayfaları boş bıraktım. Çünkü orada okurun hikâyesi başlamalıydı. Ben sadece ilk cümleyi kurdum. Devamını herkes kendisi yazsın istedim. Kapanış cümlemse şu: “Bu kitabın amacı insanı değiştirmek değil. Belki sadece yıllardır susturduğu kendi sesini yeniden duyabilmesine eşlik etmek. Çünkü insanın en uzun yolculuğu, dünyayı dolaşması değil; kendine dönebilmesidir.”
◊Yeni bir kitap projeniz var mı?
Evet. Adı büyük ihtimalle ‘İz’ olacak. 6 Şubat bana şunu öğretti: İnsan ölünce yalnızca bedeni gitmiyor. Bazen sesi kalıyor. Bazen dokunduğu insanlar. Bazen bir cümlesi. Bazen bir bakışı. İz dediğimiz şey tam da bu. Ben acıyı anlatmak istemiyorum. Acının insanda bıraktığı izi anlatmak istiyorum.
Yorumlar